Toplum içinde öyle insanlar vardır ki, hayatın bütün nimetlerini adeta yalnızca kendileri için varmış gibi görürler. En güzel makamların, en saygın mevkilerin sadece kendilerine ait olması gerektiğine inanırlar. Sanki liyakat, emek ya da hak etmek gibi kavramlar yalnızca onların sözlüğünde yer alıyormuş gibi davranırlar. Başkalarının o makamlara gelmesini ise kabullenmekte zorlanırlar.
Bu anlayışa sahip kişiler için doğru da güzel de iyi de hep kendilerinden ibarettir. En doğrusunu onlar bilir, en iyi kararı onlar verir, en güzel işi yine onlar yapar. Onların dışında kalan herkes ise ya eksik ya da yanlış düşünüyordur. Kendilerine mübah gördüklerini başkalarına günah sayarlar; kendilerine yakıştırdıkları pek çok şeyi bir başkasına asla yakıştırmazlar.
Dahası, bir başkası bir makama geldiğinde bunu kabullenmek yerine küçümsemeyi, hor görmeyi hatta aşağılamayı tercih ederler. Çünkü zihinlerinde kurdukları dünyada başarıya ve değere layık olan tek kişi yine kendileridir. Bu nedenle de başkalarının varlığını tehdit gibi algılarlar.
Bu düşünce biçiminin tıp dilinde bir karşılığı var mı bilmiyorum. Belki kibir, belki narsizm, belki de insanın kendisini gereğinden fazla merkeze koymasının başka bir adı… Ama şu bir gerçek ki; kendisini akıllı, herkesi ise değersiz ve bilgisiz görmek, insanı büyütmez, aksine küçültür.
İnsanı gerçekten değerli kılan makamlar, unvanlar ya da koltuklar değildir. Asıl değer, insanın karakterinde saklıdır. Kendini bilen bir insana yakışan en güzel hasletler; vicdan, merhamet, empati ve hoşgörüdür.
Çünkü insanı yücelten şey başkalarını küçültmek değil, insan kalabilmektir.